ANA SAYFA     HAKKIMIZDA     MÜZE     ŞEHİTLERİMİZ     DOKÜMAN ARŞİVİ     FOTOĞRAF ARŞİVİ     GEZİ     YAZARLARIMIZ     İLETİŞİM  
 
  Müze  
  1. Dünya savaşı  
  İtilaf Dev. Savaş Planları  
  Ordular  
  Savaşa Girmemiz  
  Komutanlar  
  Çanakkale Savaşı  
  Deniz Savaşları  
  Hava Savaşları  
  Kara Savaşları  
  Cephede Koşullar  
  Gaz Kullanıldı mı?  
  Savaşın Sonuçları  
  Savaşın Etkileri  
  Çanakkale ve Yahudiler  
  Şehitlerimiz  
  Gazilerimiz  
  57. Alay Tarihi  
  Asker Mektupları  
  Anzaklar  
  Arşivlerde Çanakkale  
  Çanakkale Gençlik ve Sporcular  
  Asker İmamlar  

Sitede Ara


 

Asker Mektupları

« Geri   

    Cepheden Kahramanlıklar     Esir Mektupları
    Türk Asker Mektuplari
Türk Asker Mektuplari
    Kadir Oğlu Mehmet Çavuş'un Hastaneden Cephedeki Komutanına Yazdığı Mektup (1915)
    Bir Çanakkale şehidinin son mektubu (1915)
    Bir Bölük Komutan'ın Mektubu (Çanakkale - 1915)
    Bir Askerin Siperdeki İlk Gecesi (1915)
    Bir Askerin Kızına Yazdığı Mektup
    Süleyman Nazif Tarafından Galiçya 'Daki Askerlerimize Yazılan Mektup (1917)
    Mehmet Dursun'un Harp Hatıralarını Anlatan Mektubu (Çanakkale - Teğmen 1915)

• Bir Çanakkale şehidinin son mektubu (1915)



"Dört asker doğurmakla iftihar eden şanlı Turk annesi!

İçinden Öğüt alınacak mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacğın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının altında otururken aldım. Tabiatin yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukca biiyuk biiyiik dersler aldım. Tekrar okudum. şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzğara mukavemet edemeyerek egilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardi.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim; güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni müjdeliyorlardi. Gözlerimi sola çevirdim; çiğil çiğil akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpüruyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım; hepsinin benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım; güzel bir bülbül, tatlı sevdasıyla beni müjdeliyor ve duygularıma ortak olduğunu ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.
İşte bu geçen dakikalar anında,hizmet eri;

- Efendim , çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
- Pekâlâ, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...
- Mustafa bu sütü nereden aldın? Dedim.
- Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayla giden sürü yok mu?
- Evet, dedim. Evet, ne kadar güzel.
- İşte o'nun çobanından 10 paraya aldım.

Valideciğim, 10 paraya 100 dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.  Fakat bu sırada düşünüyorum... Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? dedim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: " Validen kaderine küssün, ne yapalım... O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi..." Şevket merak etmesin; o görür, belki de daha güzellerini görür.

Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Şevket'le, Hilmi'de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli bir ezan okuyordu.

Ey Allah'ım, bu ovada o'nun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün varlıklar onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaatle namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.  Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

" Ey âlemlerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı ! Sen bütün bunları bu müslüman Türk milletine verdin. Yine onlarda bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan bu millete mahsustur.
Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ismî Celâlin'i İngilizler'e ve Fransızlar'a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveylel diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mutlu bir kimse tasavvur edilemezdi.
Valideciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir.

Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?

Kadir'e mektup yazdım.
Valideciğim, evdeki senet ve saireyi kimselere katiyen vermeyin ve sorarlarsa, biz bilmiyoruz deyin.
Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir.
Fakat, sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.
Valideciğim, çamaşır falan istemem; paralarım duruyor, Allah razı olsun. "

04 Nisan 1915
Oğlun, Hasan Ethem"

Bu Yazı 16137 kere okunmuştur.



Sayfalar 1
 

Resmi Büyütmek için tıklayın...

MSB Arşiv Belgelerinden alınmıştır

 
 

Sitede yayınlanan her türlü yazı, haber, resim, şiir, müzik ve videonun izinsiz kullanılması, yayınlanması yasaktır.

 

Tasarım & Programlama ÜÇBOYUT